Haftanın Makaleleri – 4

1. Quality of the Evidence Supporting the Role of Oral Nutritional Supplements in the Management of Malnutrition: An Overview of Systematic Reviews and Meta-Analyses

Malnütrisyon yönetiminde oral nütrisyonel takviyelerin (ONS) rolünü inceleyen ve Temmuz 2019’a kadar yayınlanan araştırmaları içeren bu meta-analiz, klinikte sık yapılan bir hatayı gözler önüne serdiği için bu hafta listemize ilk sıradan girmeyi başarıyor. Öncelikle çalışma sonucuna baktığımızda, malnütre ya da malnütrisyon riski taşıyan hastalarda oral nütrisyonel takviyelerin etkilerinin belirsiz olduğunu görüyoruz. Evet, araştırmada sağlık merkezi standartları arasındaki farklardan, hastalar arasındaki heterojenliğe ve gri literatür boşluğuna kadar bazı eksiklikler bulunuyor. Lakin, en önemli sorun kapsam içindeki çalışmaların (ve muhtemelen diğerlerinin de) “malnütrisyon” kavramını değerlendirme ve aksiyon alma şekillerinden ileri geliyor. Araştırma, dahil edilen çalışmalarda etiyolojik farklılıklara değinilmediğini ve ONS kullanımının maksimum etkiyi sağlayacak şekilde diyete nasıl ekleneceği konusunda bir tavsiye verilmediğini gösteriyor. Unutulmamalıdır ki, malnütrisyon, hastalığın bir sonucu olarak oluşabildiği gibi bazı fizyolojik ya da sosyoekonomik gerekçelerden ötürü de gelişmiş olabilir. Etiyolojiyi değerlendirmeden uygulanan standart bir tedavi yaklaşımının sonuç vermesini beklemek oldukça zordur. Diğer yandan, ONS kullanımının standart bir ilaç kullanımına benzemediği ve çeşitli sınırlamalar dahilinde hasta uyumuna bağlı kalındığı gerçeği de unutulmamalıdır. Bu çalışma bize bir kez daha göstermiştir ki malnütrisyon ya da malnütrisyon riski durumunda ONS kullanımı düşünülmeden önce etiyolojiyi doğru bir şekilde değerlendirmek ve kullanım kararı alındığı takdirde bunu en etkili hale getirebilmek için mümkünse diyet danışmanlığı almak son derece önemlidir. Aksi durumda, -ineleme sonucunda da gördüğümüz gibi- uygulama başarısı belirsiz hale gelirken hesapta olmayan komplikasyonlar ve sağlık maliyetlerinde artış gibi ilave problemler de yaşanabilir.

 

2. The Development and Application of a Tool for Quantifying the Strength of Voluntary Actions and Commitments of Major Canadian Food Companies to Improve the Nutritional Quality of their Products

Bu çalışma türünün güzel bir örneği olarak, Kanada’daki büyük gıda şirketlerinin, ürünlerinin sağlık kalitesini iyileştirmek için verdikleri taahhütleri ve attıkları adımları izlemek için yapılmıştır. Pazar payına göre kriterleri karşılayan 22 büyük gıda şirketi (paketli gıda veya alkolsüz içecek sınıfından, paket su firmaları hariç) seçilerek incelemeye alınmıştır. Sağlık kalitesinin göstergesi olarak ise enerji/porsiyon büyüklüğü, sodyum, doymuş yağ, trans yağ ve şeker miktarı gibi bilgiler kullanılmıştır. Diğer yandan bir puanlama aracı kullanılarak şirketler, şeffaflıktan gerçekleştirdikleri uygulamalara kadar birçok konuda skorlanmıştır. İncelenen 22 şirketten 17’sinin satışını yaptıkları paketli gıdaların/alkolsüz içeceklerin sağlık kalitesinin geliştirilebilmesi için çeşitli düzenlemelere gittiği bildirilmiştir. En etkili düzenlemenin gıdaların sodyum içeriğinde yapıldığı gözlenirken en etkisiz düzenlemenin ise enerji/porsiyon büyüklüğünün azaltılması yönünde olduğu görülmüştür. Bir diğer dikkat çekici bilgi ise çok uluslu şirketlerin aldıkları puanların yerli şirketlere göre daha fazla olduğudur. Ayrıca, içecek şirketlerinde alınan yüksek puanların yüksek pazar payı ile ilişkili olduğu da görülmüştür. Burada izlenen şirketlerin büyük çoğunluğu “herhangi bir” adım atmış olsa da atılan adımların yeterli olmadığı açıktır. Kanada’da olduğu gibi diğer ülkelerde de önde gelen gıda şirketlerinin birçoğu ürünlerinin içerisinde yer alan kaygı verici bileşenleri sınırlamak adına yeterli çabayı göstermemektedir. Bu bağlamda, çalışma sonucunda da önerildiği gibi küresel olarak hükümetlerin ya da büyük kuruluşların bu konuya el atması gerekmektedir. Ayrıca, bu sorunla mücadele edebilmek için bir takım sosyal ya da hukuksal mekanizmaların oluşturulması gerektiği de açıktır. 

 

3. Adiposity and mortality in Korean adults: a population-based prospective cohort study

Kore Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi verilerine dayandırılarak yapılan 9 yıllık bu prospektif kohort çalışmasında Asya-Pasifik toplumlarında tartışılan BKI kesim noktalarına dair somut bir veri sunulması hedefleniyor. 44060 kişinin 9 yıl boyunca izlendiği bu çalışmanın en önemli güçlü yanlarından biri tüm katılımcılardan ağırlık, boy, bel çevresi ölçümlerinin alınması ve DXA kullanılarak toplam vücut yağı ve toplam yağsız kütle hesabının yapılması olmuştur. Benzeri birçok çalışmada katılımcıların kendi bildirdikleri ağırlık ve boy bilgileri kullanıldığından bu basit ayrıntının sonuç üzerinde fark yaratması olasıdır. Çalışma sonucuna baktığımızda, BKI’si 18.5-22.9 arasında olanlar ile karşılaştırıldığında BKI’si +30 olanlarda 2 kat daha yüksek kardiyovasküler mortalite görüldüğü bildirilmiştir. Bel çevresi ve kardiyovasküler mortalite arasında da “J” şeklinde bir ilişki gözlenmiştir. En düşük yağ kütlesine sahip grupla karşılaştırıldığında en yüksek yağ kütlesine sahip grupta 3.84 kat daha fazla kardiyovasküler mortalite ve 2.78 kat daha fazla kanser mortalitesi görülmüştür. Tüm nedenlere bağlı mortaliteye baktığımızda ise BKI ile arasında yine “J” şeklinde bir ilişki olduğu görülmüştür. Koreli yetişkinler için en düşük ölüm oranı BKI 25.0-29.9 aralığında olduğu zaman gözlenmiştir. Bu durum bizlere obeziteyi ve etkilerini değerlendirirken tek başına BKI’ye bakmamamız gerektiğini, toplam vücut yağı gibi ek sonuçlarla daha sağlıklı bir değerlendirme yapabileceğimizi gösteriyor. Bu bağlamda, genel mortaliteyi azaltmak için uygulanacak stratejilerin de tek başına ağırlık kaybına odaklanmasının yanlış olduğu görülmektedir.

Paylaşmak Güzeldir:

İlginizi Çekebilir